SELGE: BENZERLERİ İÇİNDE BENZERSİZ
Selge kayalıklarında fotoğrafçının işi biraz zordur...
Atılan her adımda görünüm değişir. Kayalar baş döndüren bir çeşitlilikle
kuşatır, ortada sıçan oyunu oynarlar sizinle; sanki alay edercesine, attıkları
topu tutamayacağınızı bilirlermiş gibi...
Değişimin sürekliliği, hızı soluğunuzu keser. Yine de uygun bir bakış
noktası ararsınız istekle... Bulduğunuzu sandığınızda, size göz kırpan bir
görünümün çoktan yitip gittiğini görmek çok olasıdır. Şakaklarınızdan ter
akarken, sol gözünüz bulanık görmeye başlar... Böyle bir anda yapılacak en iyi
şey, belki de, makinayı bir yana bırakıp oturup ağlamaktır bir kayanın dibinde...
O tatlı kuş seslerini dinleyerek... Bir keçinin usulca yaklaşıp şaşkın şaşkın
size bakmasını bekleyerek... Yorulduğunuzdan, usandığınızdan değil... Hemen her gün ne aşağılık sorunlara kafa
yormak zorunda kaldığınız kafanıza dank ettiğinden...
Bu benim ikinci gelişimdi Selge’ye ve asıl görmek istediğim
kayalıklardı. Altınkaya köyüne girmeden önce motosikletimi bir tarla yanında
bırakıp doğruca kayalık bölgeye girdim ve fotoğraf çekerek bir keçiyolundan
ilerledim. Yolumu önceden kabaca saptamıştım. Tarlaların yakınında yalnızca
bir-iki ev vardı. Daha sonra kayalıkların arasında bir kadınla karşılaştım.
Sırtında içi su dolu kocaman bir bidon
taşıyordu. Bir de kucaklayarak taşıdığı büyükçe bir su şişesi vardı
elinde. Bana doğru yaklaşırken uzaktan bir fotoğrafını çektim. Beni gördüğünde
selamlaştık. “Ne diye çekiyorsun ki bu taşları?” diye seslendi. Yanıma yaklaşıp
yükünü yere koydu. Bir taşın üstüne oturup soluklandı. “Burası, bu taşlar o
kadar güzel, o kadar olağanüstü ki... onun için çekiyorum resimlerini; böyle
bir doğayı her yerde bulamam.” deyince şaşkın şaşkın yüzüme bakıp “Ben başka
bir yer görmedim ki... Gördüğüm hep bu taşlar...” dedi. Adı Fatma, yaşı 54 idi.
Yaşından daha yaşlı gösterdiğini kendisi de biliyordu. Yüküne yardımcı olmak
istedimse de kabul etmedi.
Fatma’ya kolaylıklar diledikten sonra belirgin bir
keçiyolunu izleyerek yürüyüşümü sürdürdüm. Yürüyüşüm, fotoğraf çalışmam iki
saat kadar sürdü. Bu süre içinde kayalıklarda hiç kimseyle karşılaşmadım. Gece
uyku tutmamıştı beni; belki de çok erken yola çıkmam gerektiğinden.
Motosikletle üç saat süren bir yolculuk yaparak gelmiştim buraya. Hiç
dinlenmeden başladığım yürüyüş biraz yormuştu beni. Fatma köyde pansiyon
olmadığını söyleyince üzülmüştüm doğrusu. Çok geç kalmadan geri dönmek
zorundaydım. Oysa kayaların arasındaki gizemli yollar ve şaşırtıcı görünümler
beni durmadan kendine çekiyordu.
Saat çoktan iki olmuştu bile. En geç bir saat içinde
motosikleti bıraktığım yere dönmeliydim. Yürüyüşümü zamansızlığın tedirginliği
içinde biraz daha sürdürüp dar bir vadiye girdim. Burada kayalıklar daha da yoğunlaşıyordu.
İlerleyişimi burada sonlandırmalıydım artık. Geri döndüm. Zaman zaman ana
yoldan çıkarak bazı dayanılmaz çekicilikteki alanlara doğru gidip çok
ilerlemeden bir iki fotoğraf çekerek geri döndüm. Yol boyunca keçilerle aramda
bir yakınlık oluştu. Buranın efendisi onlardı. Hiç yitirmedikleri bir kuşkuyla
ama dostça bakıyorlardı bana. Kimi kara, kimi ak, kimisi kızıl, kimi de
alacaydı. Fatma köyü görebileceğim bir tepe göstermişti bana. O tepenin önünden
geçerken bir an çıkmayı düşündümse de hem yüküm çok ağırdı bu yürüyüş için (motosiklet
giysimi, başlığımı da ikinci bir sırt çantası içinde taşımaktaydım) hem de
zaman iyice daralmıştı ve yorulmuştum.
Bir-iki evin bulunduğu düzlükten geçiyordum; iki genç kız
alçak bir tarla duvarının üstünde oturmuş söyleşiyorlardı. Bana baktıklarını
görünce “Merhaba!” dedim. Onlar da beni selamladı. Birden aklıma yine pansiyon
konusu geldi. Çünkü bu geceyi burada geçirebilseydim çok iyi olacaktı benim
için. Hem dinlenebilecek hem de daha çok yer görebilecektim. Oysa Fatma bana “Köyde
pansiyon yok! Bende de yalan yok!” demişti çok kesin ve uyaklı bir biçimde...
Umutsuzca da olsa bir kez de kızlara sordum aynı soruyu... Ama iyi ki de sormuşum: Fatma doğru
söylemiş köyde pansiyon yokmuş ama belki köyde beni ağırlayabilecek bir kişi
çıkabilirmiş. Kızlara verdikleri bilgi için teşekkür edip sırtımdaki yükün bir
bölümünü motosikletin çantalarına yerleştirerek yolculuk hazırlığına başladım.
Tam o sırada kızlardan biri (adı İlkay olan) koşarak yanıma geldi. “Size
kalacak bir yer bulduk. Emine sizi köyün girişinde, çitlerin önünde bekliyor.”
demez mi... Çok sevindim beklenmedik bir
hızla gelen bu iyi habere. “Tamam!” dedim “ama söyleyin kendisine on beş
dakikadan önce varamam oraya!”. Yola çıkmak için hazırlığımı bitirmek üzereyken
yaşlıca bir adam yaklaştı usulca yanıma. O da aynı keçiler gibi bir kayanın
ardından çıkıvermişti ortaya birdenbire. Merhabalaştık, el sıkıştık. Nasırlıydı
eli. Kendimi tanıttım. Yöreyi çok sevdiğimi, gezip fotoğraf çektiğimi
anlattım. Gülümseyen yüzüyle beni
ilgiyle dinledi. “Bu kayalar daha aşağılarda iyice amansız olur.” dedi eliyle
yönü göstererek. Yeniden görüşmeyi diledikten sonra motoru çalıştırıp köye
doğru yola çıktım.
Eski adı Zerk olan Altınkaya köyünün girişinde yol ikiye
ayrılıyor. Bana sağdan gitmem söylenilmişti. Köy, tarlaların kapladığı bir
düzlüğün çevresine yerleşmiş. Böylelikle çok az olan ekilebilir toprak alanı
akıllıca bir yerleşmeyle korunabilmiş. Sağdan üç yüz metre kadar gidince
Emine’nin evine vardım. Evin çok yakınında yolu kapatan açılır kapanır bir çit
vardı. İlkay’ın söz ettiği çit bu olmalıydı; nitekim aynı yerde Emine iki bayan
arkadaşıyla birlikte beni beklemekteydi. Yanlarına yaklaşıp motoru durdurdum. Hemen
konuya girip bir gece kalmak istediğimi, yemek ya da kahvaltı olmasa da
olabileceğini söyleyerek borcumun ne olacağını sordum. Emine “Sen ne verirsen.”
dedi. “Olmaz öyle şey! Siz söyleyin ne ödemem gerektiğini; bana uygun olursa
kalacağım, uymazsa hemen evime döneceğim.” dedim. Yine aynı yanıtla karşılık
verdi Emine: “Sen ne verirsen!” Sonunda kahvaltısız otuz liraya anlaştık.
Anlaşma yapılır yapılmaz Emine’nin arkadaşları hemen heybelerinden tahta
kaşıklar çıkarıp satın almam için dil dökmeye başladılar... Ben “Evde bir sürü
tahta kaşık var üstelik birini de buradan almıştım.” diye direnmeye çalışırken
bu ayaküstü pazarına bir de Emine’nin küçücük kızı katıldı, o minik elinde
tuttuğu boncuklu bilezikleri gösterek. Genç bayanları kırmamak için her
ikisinden de birer kaşık satın aldım sonunda. Biri biraz daha pahalıydı çünkü
sapının ucu kuş başı biçiminde yontulmuştu. Küçük kızın bileziklerine yarın
bakacağımı ve bir an önce odama yerleşmek istediğimi söyledim Emine’ye. Bana
kalacağım odayı gösterdi. Kendi oturduğu evin yanında, içinde kimse yaşamayan,
tek katlı bir evin içine girdik. Gösterdiği odanın duvarları, tavanı nemden küf
içindeydi. Köşede üst üste konmuş iki kirli yatak, bir başka köşede dertop
edilmiş bir eşya yığını ve bir de ahşap bir masa vardı odada. “Ben burayı hemen
temizlerim.” dedi. “Bana bir çarşaf, bir yastık, bir de battaniye vereceksin,
değil mi? Yoksa donarım bu gece burada” diye sormak ve uyarmak gereğini duydum.
Gülümseyerek “Bir yetmez iki tane vereceğim.” dedi. O temizlik işi ile
uğraşırken ben bahçede oturup termosumdaki ılık çayla birlikte evden çıkarken
hazırladığım sandviçlerden bir tane atıştırarak çabukça karnımı doyurdum. Artık
gereksiz yük taşımaktan kurtulduğum için çok sevinçliydim. Hemen fotoğraf
makinamı ve ayaklığı alıp evden dışarı çıktım. Açılır kapanır çiti geçip
tarlaların arasındaki ince yoldan Selge tiyatrosuna doğru yürümeye başladım...
Böylece günün ikinci yarısı başladı ve güneş batana kadar üç saatten az bir
zaman vardı.
Selge Tiyatrosu yaklaşık 8500 kişilik bir tiyatro. Selge’nin
ayakta kalabilmiş tek yapısı. George E. Bean, ‘Eskiçağda Güney Kıyılar’ adlı
kitabında şöyle demiş: “Altınkaya’ya (Zerk’e) gelen gezgin, ören yeri gezisine
ister istemez tiyatro ile başlayacaktır.” Ben de bu ikinci gelişimde yine
tiyatro ile başladım ören yerini gezmeye. Sırt dayama yeri olan bir izleyici koltuğunda
oturup yıkılmış sahnenin ardındaki manzarayı izleyerek, bir sandviç daha yedim,
kalan son çayı içerek biraz güç topladım, daha yukarılara tırmanabilmek için.
Stoa yıkıntıları arasında dolaşırken yalnızca bir kişiyle karşılaştım: elindeki
baltayla tepelere tırmanmış yaşlı bir adam; adı Hüseyin. Söyleştik biraz.
Selge’nin eskiçağdaki savunma üstünlüğünü konuştuk. Bana “Şu tepeye çıkmalısın, orayı görmelisin!”
dedi. Bazı kişiler vardır, iki sözcükle yüreklendirir sizi, güç katar yorgun bedeninize. İşte öyle
biriydi Hüseyin Bey. Bir fotoğrafını çektim, ona hiç belli etmeden. Belki bir
armağanım olur ona, bir daha geldiğimde Selge’ye, yeter ki sağ olsun...
Kilise’nin bulunduğu tepeye çıktığımda güneş batmıştı.
Gökyüzünde kalan zayıf bir ışıkla yetinerek tiyatronun ve köyün genel
görünümünün bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Bu tepeden Selge’nin ve uzaktaki
dağların görünümü çok güzel. Kilise bir bazilika biçiminde. G. Bean kitabında
şöyle yazmış bu kilise için: “Bu kilise Selge’nin bayrılık (kıdem) açısından
Side’den sonra ama Aspendos’tan önce gelen bir piskoposluk özeği olduğunu
anımsatır.” Köye indiğimde hava iyice kararmıştı. Bir paket bisküvi, bir kutu
içecek alıp odama döndüm. Makinamın pilini elektriğe bağladım. Pil tam olarak
dolana kadar beklerken E. E. Cummings’in şiirlerinden bir derleme kitabını
gelişigüzel açıp okumaya başladım: “since
feeling is first / who pays any attention / to the syntax of things / will
never whooly kiss you;...” Belki
şöyle çevrilebilir: “asıl önemli olan duygu ise / kim bakar / seni baştan aşağı
öpmeyecek olan / ince kuralına her şeyin;...”
Doğru demiş Cummings. Ben de pil dolar dolmaz yatağıma girdim ve baştan aşağıya
küf yağmuruna tutulmak için şapkamı da giydim. Gözlerim kapanıncaya dek 1951
yılında bu köye ilk kez gelip arkeolojik incelemeler yapan George E. Bean’in
köylülerin konukseverliği ve yoksunlukları için kitabında yazdıklarını düşündüm
yeniden: “...Günümüzde başlıca sorun
susuzluktur; hele yağış az ise, gerçekten güçlük çekilir... O nedenle
ziyaretçiler köylülere yük olabileceklerdir (gerçi bu, onlara hiçbir zaman
hissettirilmez ve konukseverce karşılanırlar), dolayısıyla köyde gecelemeyi
tasarlayan bir gezgin yanına erzak almalıdır...” Ne ince bir düşünüş...
Sabah hiç alışık olmadığım kadar erken uyandım. Ayakyoluna
gitmek için bahçeye çıkmam gerekti. Gün daha ağarmamış, parlak bir ay iyice
alçalmıştı çevrene. Hava çok güzel, şaşılacak kadar ılımandı. Bu erken
uyanışımdan yararlanmak istedim birdenbire. Hemen hazırlanıp çıktım dışarı.
Nereye gideceğimi bilmiyordum henüz. Evin önündeki yolun doğuya, aşağıdaki
vadiye doğru bir kol verdiğini görünce bu yol üzerinde biraz yürüdüm önce.
Kimse yoktu çevrede. Saat altı idi. Öğlene kadar uzun bir zaman vardı önümde. Yolun
sağındaki tarlalara gözüm takıldı önce. Kayalıkların arasındaki bu taşlı toprak
kimbilir nice emekle bir tarlaya dönüştürülmüştü. Bir fotoğraf çekmek için
yolun kıyısında durup ayaklığı açtım. O sırada iki kişinin yürüyerek köyün
içinden bana doğru geldiklerini gördüm. Makinamı ayarlayıp onların yaklaşmasını
bekledim. Ay hala parlıyordu. Uygun bir zamanda bastım düğmeye. Biri erkek
öteki kadındı yoldan geçenlerin. Beni gördüler. Selamlaştık. İkisi de güleç
yüzlü, orta yaşı biraz aşmış kişilerdi. Sabahın bu erken saatinde çalışmaya
gidiyorlarmış. İyi günler diledik birbirimize. Sonra onlar kısa zamanda gözden
yittiler. Ben de aynı yöne gitmeye karar verdim. Güneş daha yükselmediğinden aşağıdaki
vadi yarı karanlık görünüyordu. Bu vadi yolunu izleyerek Ayvaini Mahallesi
denilen yere kadar gittim. Yola çıktığım evden aşağı yukarı 2,5 km kadar
uzaklıktaki mahalle denilen bu yerde yalnızca iki ev var. Ancak, içtenlikle
diyebilirim ki adım atabilen herkesin kolaylıkla yürüyebileceği bu yol,
şaşırtıcı, büyüleyici, benzersiz bir doğaya götürüyor gezgini.
Bazı duygular vardır, insan nasıl anlatacağını bilemez. Şiir
aslında bunun için vardır: anlatılamayanı anlatabilmek için. Şimdi şiir yazacak
değilim. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım başımdan geçen çok yalın, çok
sıradan ama beni çok düşündüren bir olayı: Vadi yolundan fotoğraf çeke çeke
Ayvaini mahallesine varmıştım, yürüdüğüm yoldan hiç ayrılmadan. Sağda solda,
kayaların izin verdiği bazı yerlerde, yemyeşil küçük düzlükler, bahçeler vardı,
çitlerle korunmuş. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, kayaların arasındaki
aralıklardan süzülüp yemyeşil çimenlerin üzerine altın çizgiler çiziyordu.
Değişik kuşların aralıklı olarak nasıl tatlı tatlı öttüklerini anlatamam... O
sesleri siz düşleyin.
Birden bir adam çıktı karşıma. Uzunca boylu, orta yaşlı ama
iyice yıpranmış, giysileri de iyice eskimiş bir kişi. Elinde kocaman bir yem
torbası vardı. Berideki iki evin birinden çıkmış olmalıydı çünkü yol burada
bitiyor gibiydi. Beni görünce selam verdi. Ben de durdum, kendimi tanıttım.
Hayvanlara yem götürüyormuş. Konuşması çok zor anlaşılıyordu. Ancak,
birbirimizden ayrılırken ve ben yakındaki evlere doğru yürümemi sürdürürken son
sözü nedenini o an anlayamadığım bir biçimde beni çok şaşırttı birdenbire:
“Hayırlı işler!” dedi. Oysa şöyle demesi
de beklenebilirdi: “Kardeşim sen nereye
gidiyorsun böyle! Bu yol şu gördüğün iki eve kadar gider ve orada biter ve burası özel arazidir, şu bahçe, şu ev
benimdir ve sen kimi arıyorsun? Ne iş yapıyorsun burada?” Demek istediğim şu: o
adamın o sözü basma kalıp bir söz değildi: Bambaşka bir anlamı da taşıyordu
içinde: Bana duyduğu güveni...
İki evin bulunduğu Ayvaini’nden geri döndüm aynı yolu izleyerek.
Vadinin kayalık yamaçlarında, yakından bakıldığında bile seçilemeyen gizli
yollardan yukarılara çıkan kişilerin konuşma seslerini duydum yürürken. Böyle
gizli bir yoldan yukarı doğru tırmanan bir delikanlı gördüm. Uzaktan
birbirimize seslenerek konuştuk. Keçilerin yanına gidiyormuş. Daha sonra bir koyun
sürüsüyle karşılaştım; sonra da çobanı gördüm.
Uzaktan birbirimize el sallayarak selamlaştık. Güneş ışığı vadiyi
aydınlatmaya başlamış ve gündelik yaşam
artık olağan akışına başlamıştı burada. Vadi yolunda yürürken zaman zaman yolun
kıyısındaki bazı taşların üzerinde kırmızı-beyaz boya ile çizilmiş işaretler
görüyordum. Bunlar Kate Clow’un “St. Paul Yolu” olarak adlandırdığı uzun
yürüyüş yoluna özgü işaretlerdi. Köylüler Kate Clow’u yakından tanıyor ve bakkal
dükkanlarında onun yazdığı, Türkiye’deki iki değişik uzun yürüyüş yolunu
anlatan iki kitabının satışını da yapıyorlardı.
Kaldığım eve doğru yokuş yukarı tırmanırken yolun kıyısında bir incir
fidesi dikmekle uğraşan genç bir adamla karşılaştım. “Kolay gelsin!” dedim.
“Sağ olun!” dedi. Biraz soluklanmak için durdum. Havanın güzelliğinden söz
ettim ama o “Hiç kar yağmaz oldu köye!” diyerek yakındı. “Haklısın!” dedim, “Kışlar kışa benzemez oldu.” Söyleşmeye başladık. Konu köydeki geçim
sıkıntısına geldi çok geçmeden. Adı Zafer
olan genç adam köyünün sit alanı olmasından ve bir milli park içinde
bulunmasından yakınadurdu. “Burada bir taşı yerinden oynatmamız bile yasak!”
diyerek özetliyordu çektikleri sıkıntıyı. Bir bakıma haklıydı da. Çünkü burada
yaşayan insanların yaşadıkları yer bir koruma alanı diye sıkıntı çekmeleri
değil tam tersine bu durumdan yararlanarak çok daha iyi bir gönenç düzeyinde
olmaları gerekirdi. Ona buranın bir koruma alanı, bir ulusal park olmasının hem
genel olarak ülkemiz için hem de özel olarak Altınkaya köyü için çok yararlı
olduğunu, olması gerektiğini anlattıktan sonra çelişkinin ülkeyi
yönetenlerin yanlış yönetim anlayışından kaynaklandığını açıklamaya çalıştım.
Dedim ki “Sizler aslında sırtınızda taşıma su değil küfeyle para taşımalıydınız!
Ama hak edilmiş bir para... Nasıl mı?: Turizm alanında çalışmalar yaparak,
pansiyonculuk, rehberlik, hediyelik eşya üretimi-satımı ve benzeri işleri yaparak, kısacası bu alanda
emek vererek, üreterek ya da hizmet vererek. Ama böyle bir çalışma yalnızca
bireysel çabayla değil ancak devlet desteğiyle örgütlü bir biçimde yapılırsa
başarılı olabilir . Oysa sizler kimbilir kime oy verdiniz ve kimbilir
önümüzdeki seçimlerde kime oy vereceksiniz!
Doğayı, kültür kalıtını korumak nasıl önemli bir görev ise seçilenler
için insanların geçim sorunlarını çözmek daha da önemli toplumsal, yönetsel bir
görev, bir sorumluluktur.”dedim ve hızımı alamayarak sürdürdüm: “Sizler ve
benzeri koşullarda yaşayan herkes görkemli bir varsıllığın içinde yoksulluk
çekiyor yok yere! Bak şu iki bin yıllık tiyatroya! Bir zamanlar burada ne denli
varsıl bir yaşam düzeyi olduğunu nasıl da bağıra bağıra anlatmakta; hala
sapasağlam ayakta ve gezginleri dünyanın dört bir yanınndan buraya
çağırmakta...” Genç adam “Haklısınız!”
dedi “biz de farkındayız artık bu bozuk düzenin ve gerektiği gibi davranacağız
bundan böyle.” İyi günler diledik birbirimize ve ben yürüyüşümü yine
tiyatroya doğru sürdürdüm. Dün gece alışveriş yapabileceğim bir bakkal ararken
bana yardımcı olan ve beni bu sabah için
çay içmeye davet eden Şeref Bey’in evine vardım doğruca. Ama evde kimse yoktu
ne yazık. Evinin bir odasını bakkal dükkanı olarak kullanan komşusu Süleyman
çay içmek istediğimi anlayınca hemen yardımcı olmak istedi. Motosikletine binip
biraz ilerideki eve gitti ve kısa zamanda dönerek “Siz o eve doğru yürüyün,
sizin için hemen çay yapacaklar.” dedi. Süleyman ile önceki gün tiyatroya
giderken karşılaşmıştım. Benim bir gazeteci olduğumu sanarak köyün sorunlarını
dile getirmek için görüşmek istediğini söylemişti. Uyanık, becerikli ve
çalışkan birine benziyordu bu genç adam. Kahvaltı olmayabileceğini düşünerek
Süleyman’ın dükkanından iki paket bisküvi alıp söylediği evin bahçesine girdim.
Seksen beş yaşındaki Ramazan Bey çardağın altında oturmuş sigarasını
tellendiriyordu. “Hoşgeldiniz! Buyrun oturun çay birazdan demlenir.” dedi. O
sırada eşi tek katlı evlerinin içinden çıkıp yanıma kadar gelerek “Ada çayı mı
olsun, yoksa kara çay mı yapayım?” diye sordu. Ben “Kara çay olsun, size zahmet
olacak!” deyince “Zahmet de ne demek! Zaten koymuştum, şimdi demlenir.” dedi ve
yine içeri girdi. Ramazan Bey askerliğini İstanbul, Maltepe’de yapmış. İlk kez
askerliği sırasında görmüş İstanbul’u ve ondan sonra tüm yaşamı bu köyde
geçmiş. “İstanbul’da, Maltepe’de askerlik yaptığınıza göre mutlaka Adalar’ı
görmüşsünüzdür, hiç gittiniz mi Adalar’a?” diye sordum. “Ben cahildim, hiç gezmedim.”
dedi. Onun bu kısacık sözü bende bir
uzun öykü etkisi yaptı, nedense. Sanırım, ancak uzunca bir zamanda kazanılan
bir bilinci de dile getirdiği için bu kısa yanıt. Onun da bir fotoğrafını
çektim.
Altınkaya köyüne gelişimin ikinci günü. Çoktan öğlen oldu.
Köyün çevresinde son kez dolaşıp birkaç fotoğraf daha çektikten sonra Emine’ye
borcumu ödeyip bana bir konaklama olanağı sağladığı için teşekkür ettim. Ama
dostça bir uyarı yapmaktan da geri kalmadım: “Yabancıları ya da normal pansiyon
koşullarına alışkın yurttaşları beni ağırladığın gibi bakımsız bir odada
ağırlamaya kalkarsan ya hiç kalmazlar ya da bir daha gelmezler! Bir de şu yaptığınız kaşıkların uygun bir
yerine yakma kalemiyle “Selge / Altınkaya” yazsanız çok daha anlamlı olabilir!”
dedim. Biraz sıkıldı ama yadsımadı dediklerimi. “Görüşmek üzere!” deyip
motosikleti çalıştırdım. Köyden çıkarken yolun kıyısında Emine’nin bayan
arkadaşlarından biri, kucağında çocuğuyla, “Yine bekleriz!” diye seslenerek el
sallıyordu. Ben de el salladım “Yine geleceğim! Hem de arkadaşlarımla!”
diyerek. Kendime manzara izlemeyi yasaklayıp son kerte keskin ve dar
dönemeçlerden geçerek Köprülü Çay’ın üzerinde bulunan Roma köprüsüne vardım. Bu
kez geldiğim yolu değil çok yakındaki ikinci taş köprünün önünden geçerek
ırmağın batısındaki yolu izledim. Batı yolu doğu yoluna kıyasla, sanırım daha
çok çay manzaraları sunuyor gezgine. Bu yol neredeyse çayla kol kola gidiyor
öteki yolla birleşene kadar. Bir iki yerde dayanamayıp durdum fotoğraf çekmek
için yine de.
Gezip görme yalnız beş duyuyu ya da algılamayı değil asıl
düşünmeyi, duyumsamayı besliyor. Yaşamın varsıllığını doğrudan görmek insandaki
doğal kötülüğü bir utanca çeviriyor... Taşlar, kayalar bile yumuşatmaya yetiyor
insanı...
SON
Ö. Özdil / 27.03.14
























































































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder